Sanat pratiğim, görünür olanla gizli kalan arasındaki gerilim üzerine kurulu.
Doğa, beden ve iç dünya arasındaki ilişkiler üzerinden algının, hafızanın ve
dönüşümün sınırlarını sorguluyorum.
Belirli bir temaya bağlı kalmadan, sezgisel çalışıyorum. İşlerimde anlamı
doğrudan vermem; izleyiciyi kendi yorumuna bırakırım.
İzleyicinin algısal konforunu bilinçli olarak bozmayı, tanıdık imgeleri dönüştürüp
yeniden düşündürmeyi amaçlıyorum. Üretimim, sakin ile rahatsız edici, tanıdık
ile yabancı arasındaki gerilimle şekilleniyor.
Epifani adlı bu fotoğraf projesi, izleyicinin estetik yargılarını sorgulamayı, güzellik ile
tiksindiricilik arasındaki sınırları belirsizleştirerek onları düşünsel bir karşılaşmaya sürüklemeyi amaçlamaktadır.
Klasik Rönesans ve Barok dönemlerine ait ihtişamlı sofra kompozisyonlarına doğrudan referanslar taşıyan proje, bu tarihsel geleneği güncel bir kavramsal kırılma ile yeniden
yorumlar.
Estetik olarak kusursuz ve düzenli görünen sofra düzeni ile rahatsızlık uyandıran canlı organizmaların bir araya getirilmesiyle, izleyicinin görsel ve algısal konforu bozulur.
Bu bilinçli çelişki, görsel hazla beraber tedirgin edici bir farkındalık yaratır.
Epifani, yalnızca bir sofra değil, aynı zamanda bir sınır alanıdır.
Bu sınırda izleyici, hem estetik normlarla hem de kendi algısal ve ahlaki kabulleriyle yüzleşmeye davet edilir.
Proje,sanatın sadece haz uyandıran değil; rahatsız eden, düşündüren ve dönüştüren yönüne dikkat çeker.
Bu seride her nesne kendi ışığıyla var oluyor. Işığı dışarıdan beklemiyor.
Ama bu ışık kendine kapanmıyor. Az da olsa çevresine taşıyor, dokunduğu yeri de aydınlatıyor. Yalnız kalmak, çevresiyle bağını tamamen koparmak anlamına gelmiyor; kendi ışığınla var olduğunda, o ışık senin de ötesine geçebiliyor.
Bir bütünden kopsak, tek başına kalsak bile taşıyabileceğimiz bir ışık var. Bu ışık önce bizi ayakta tutuyor, sonra çevresine de bir şey bırakıyor.
Bu seri, bir bütünden kopan tekil bir formun nasıl anlam kazandığını sorar.
Bu seride her nesne kendi ışığıyla var oluyor. Işığı dışarıdan beklemiyor.
Ama bu ışık kendine kapanmıyor. Az da olsa çevresine taşıyor, dokunduğu yeri de aydınlatıyor. Yalnız kalmak, çevresiyle bağını tamamen koparmak anlamına gelmiyor; kendi ışığınla var olduğunda, o ışık senin de ötesine geçebiliyor.
Bir bütünden kopsak, tek başına kalsak bile taşıyabileceğimiz bir ışık var. Bu ışık önce bizi ayakta tutuyor, sonra çevresine de bir şey bırakıyor.
Bu seri, bir bütünden kopan tekil bir formun nasıl anlam kazandığını sorar.
Bu seri, kendi iç dünyamda yaptığım katmanlı bir yolculuğun görsel dışavurumudur.
Her bir kare, bilinçaltının farklı bir çatlağını, bir duygunun kırılma anını ya da geçmişten gelen bir yankıyı temsil eder. Renklerin radikal kullanımı ve dijital müdahalenin bilinçli izleri, izleyiciyi gerçeklikten uzaklaştırarak öznel bir evrene davet eder.
Bu evrende imgeler tanıdık ama yabancı, sakin ama rahatsız edici,
sessiz ama çığlık doludur.
Serinin her bir parçası, içsel bir kırılmanın görsel yankısıdır.
Epikriz, iç dünyamdaki zihinsel süreçlerin, bastırılmış duyguların ve kırılmaların görsel ifadesidir. Her fotoğraf, benliğimin farklı bir katmanını temsil eder. Renklerin abartılı ve çarpıcı kullanımı, gerçekle düş arasında gidip gelen, içsel bir yüzleşmenin izlerini taşır.
Çevremizdeki sıradan şeyler bir anda yabancılaşıyor. Dallar, kuşlar, binalar, çatılar, elektrik hatları, bulutlar ve ay; gündelik hayata ait bu parçalar, aynı kırmızı yüzeyin altında yeniden görünür hâle geliyor. Tanıdık olan, biçimini korurken bağlamını kaybediyor.
Kare kadrajın sınırları içinde gökyüzü, geniş ve açık bir alan olmaktan çıkarak bir sıkışma yüzeyine dönüşüyor. Kırmızı ve siyahın keskin karşıtlığı, doğayı ve insan yapımı çevreyi aynı atmosfer içinde bir araya getiriyor.
Bir şey olmuş gibi hissediyoruz. Ama ne olduğunu bilmiyoruz.
Fotoğraflar belirli bir olayın kaydını sunmuyor; yalnızca tanıdık bir çevrenin yabancılaşmış hâline bakıyor. Kuş, ağaç, bina ya da ay, neye tanık olduklarını bilmediğimiz sessiz tanıklara dönüşüyor.
Sessiz Tanıklar, cevap vermek yerine izleyiciyi bu belirsizliğin içinde bırakıyor.
Bu seri, insanın evrendeki kibrinin çözüldüğü, bedenin aslına döndüğü o nihai teslimiyet anına tanıklık eder. Çürüme bedenin sınırlarını siler; insan formu, ağızda biriken toprak ve oradan filizlenen bir çiçekle, yavaş yavaş başka bir forma bırakır kendini. Bu, bir yok oluşun değil, ölümden doğan yeni bir varoluşun habercisidir.
Bu çözülüş karşısında bilinç direnir. Gözleri örten eller, çaresiz bir kabulü paradoksal bir direnişe dönüştürür yaklaşan topraklaşmayı görmezden gelme arzusu, insanın kendi geçiciliğiyle yüzleşememesi. Ardından bedenin ve zihnin son huzursuz çırpınışı gelir; bulanıklaşan bir form, parçalanan bir kimliğin son anını yaşar.
Sürecin nihai varış noktası mağaranın karanlığındadır organik olan taşlaşır, insan bilinci yerini doğanın soğuk ve mutlak düzenine bırakır; ne beden ne inkâr kalır, yalnızca sükûnet hüküm sürer.
Sanat pratiğim, görünür olanla gizli kalan arasındaki gerilim üzerine kurulu. Doğa, beden ve iç dünya arasındaki ilişkiler üzerinden algının, hafızanın ve dönüşümün sınırlarını sorguluyorum.
Belirli bir temaya bağlı kalmadan, sezgisel çalışıyorum. İşlerimde anlamı doğrudan vermem; izleyiciyi kendi yorumuna bırakırım.
İzleyicinin algısal konforunu bilinçli olarak bozmayı, tanıdık imgeleri dönüştürüp yeniden düşündürmeyi amaçlıyorum. Üretimim, sakin ile rahatsız edici, tanıdık ile yabancı arasındaki gerilimle şekilleniyor.
Eğitim
(2025-mezun-Bölüm Birincisi)
Sergiler
(Yıldız Teknik Üniversitesi adına deneysel analog çalışmaları sergilenmiştir)
Proje
Proje Yürütücüsü — Yıldız Teknik Üniversitesi, 2025
Danışman: Dr. Burcu Böcekler
Proje Başlığı: Analog Fotoğraf Film Banyo Sürecinde Fotoğraf Filmine Uygulanan Kimyasal ve Organik Maddelerin Film Yüzeyi Üzerine Etkileri
ATÖLYE
2026 – Cyanotype Atölyesi, Sinesta Sanat Stüdyosu, İstanbul/Türkiye